KİTABIN ÖZETİ :
Askerliğin ruhu itaat
ve cesarettir. Bu iki kavram olmadan hiçbir zafer kazanılamaz. Okuduğumuz bu parça
Osmanlı döneminde itaat ve cesaretle kazanılan zaferler ve başarılı bir Osmanlı
olan Ali Çavuşun muharebelerdeki askerlik hayatı anlatılmaktadır.
Ali Çavuş, Manastırın “Lara” köyünden uzun boylu,
aksakallı, geniş omuzlu aslan gibi bir Osmanlı’dır. Köyünde pazara giderken yol
boyudaki gördükçe imrenir ve şöyle söylerdi; “Biz askerken hiç böyle eğitim
yapmıyorduk, hele atışlar bize atış için en fazla beş kurşun veriyorlardı, bunlar
ise yüz kurşun harcıyor. Allah bilir bunlar bu eğitimle bütün dünyayı yener
hiçbir kurşunu boşa atmazlar” derdi.
Ali Çavuş askerlikten sonra katıldığı muharebeleri şöyle
anlatır; “Otuz , otuz beş yaşlarındaydım. Bir gün tarlada çalıştıktan sonra
eve geldiğimde bize köy muhtarı silah altına çağrıldığımızı söyledi. Tarih
doksan üç senesinin Haziran ayıydı, hemen aklıma askerliğimdeki yüzbaşımın
sözleri geldi. Bize şöyle derdi, “Çocuklar yurdunuz tehlikeye düştüğünde silah
altına çağrıldığınız zaman hiç vakit geçirmeyin. Çünkü geç giderseniz
düşmanın pis ayakları güzel vatanımızı pisletir.” Birliğe giderken daha önce
tecrübe edilmiş iki tane kalın kazak, giyilerek denenen iki çift potin ve iki çift
yün çorabı alın” demişti. Olur ya devlet potin verir ayağınızı sıkar,
kazağınız olmaz soğuktan donarsınız...” bende bu sözleri anımsadıktan sonra
çantamı hazırladım, ailemle vedalaşmak için döndüğümde karım ağlıyordu ve
bana hiç olmazsa bugünde kal diyordu; ama ben vatanın azizliğini biliyordum eyvallah
deyip koyuldum yola. İlk önce birliğe giden ben olmuştum. Binbaşı kalkıp beni
alnımdan öptü ve daha önce askerliğimi yapmış olduğumdan beni onbaşı yaptı.
Günlerce kara ve deniz yolculuğu geçiriyorduk bize silah verip
doldurup boşaltmayı öğrettiler. Çok yorulmuştuk ama pişman değildik. Bu yüzden
düşmanı ezmek için acele gitmek istiyorduk. Öğrendiğimizde Moskoflar balkanları
aşmış, kazaklar bizimkilerden on beş esir etmiş ve Çerkez süvarileri de bizim
karakolu önünde görülmüşler. Bizim komutanımız 19 yaşlarında mektepten henüz
çıkmış bir yüzbaşı idi. Bana da birinci bölüğün ikinci mangasını
vermişlerdi. Akşam yoklamasında bize Moskoflara hücum edeceğimiz söylendi. Ben
Dursun çavuştan aldığım yağla potinleri yağladım. Ertesi gün yola
çıktığımızda bazı arkadaşlarımız yürüyemiyorlardı herhalde potinleri
sıkıyordu bazıları da akşam abur cubur yediğinden yürüyemiyordu. Biz ilerledik
gittik yoklama yapıldığında üç arkadaşımız yok idi. Sonra ikisi geldi bir
askerimiz yoktu. Sorduğumuzda önce bayılıp düştüğünü ayılttıktan sonra da
gelirken 29-30 kazak askerinin saldırısıyla kaçamayıp öldüğünü söylediler.
Bizim manga önde düşmana saldırıp mahvedip dağıtmak için yürüyorduk. Düşmanı
bir tepenin üzerinde gördük ama biz komutanımızın emri ile devamlı ileri
gidiyorduk, tam o sırtın ardına kadar gittik önümüzde kaçan düşman askerleri 1000
metre uzaklaşınca bizde kurşunumuzu boşa harcamamak için ateşi kestik. Devamlı
ilerliyor düşmanı takip ediyorduk. 1500 metre ileride düşman askerlerini gördük ama
aldırmadık. Hep beraber ilerledikçe içimizi heyecan sarıyor bir an önce düşmanı
bastırıp kafalarını ezmek istiyorduk.
Muharebelerde en önemli şeylerden birisi de elindeki mermiyi iyi
ve idareli kullanmaktı. Bir gün düşmanla çarpışırken bizimkilerden bazılarının
mermileri bitmişti. Biz onbaşılar elimizde bulunan mermileri her askere beş mermi
düşecek şekilde dağıttık. Gece gündüz düşmanı ezmek için yürüyorduk.
Komutanımız bize her gece ateş etmememizi hatta öksürmememizi söylüyordu. Düşman
askerleriyle çatışmaya girmiştik ki gözümün önünde bir asker düşüp
yuvarlandı, ben öldü diye yanına gittiğimde ölmemişti. Komutanım bana yanındaki
askeri nasıl öldü sandın mermi vızıltısı bana kadar geliyordu vızıldayan mermi
sesi geldiğinde demek ki asker ölmemiştir derdi. Yine bir gün düşmanla
çatışırken bir mermi omzumdan işlemişti, ben şehit olacağım diye seviniyordum ama
yüksek makama ulaşamamıştım. Günler geçtikçe yaram iyileşti. Biz bölük bölük
ayrılmıştık; bizim bölükten 95 kişiden sadece 42 kişi kalmıştık. Cephanemizde
bitmek üzereydi ki bir anda bizim Dursun çavuş ileri atıldı. Süngüsünü takıp
düşmana saldırdı. Biz de o heyecanla Dursun çavuşu takip edip düşman sürüsünü
hasır gibi yerlere sermiştik. Tabur komutanı o akşam Dursun çavuşu çağırıp
alnından öpmüştü. Bu heyecanı hepimiz duyuyorduk, bunun için ertesi günkü
çarpışmada hepimiz ileri atılmak için birbirimizle yarışıyorduk. Düşmanı tam
sıkıştırmıştık ki bize geri çekil emri geldi. Bu durum bizim hoşumuza gitmedi ama
komutana itaat etmek bizim için en büyük görevdi. Komutanımızın bizi niye geri
çektiğini sonradan öğrenmiştik, çünkü geri çekilmeseydik 1500 kadar düşman
askerinin tuzağına düşecektik ( komutan yanılmaz ). Balkanlarda bu durum böyleyken
düşman askerlerinin Anadolu’ya girdiğini öğrenmiştik . Düşman Kars’a girip
Kars kalesine kadar ilerlemiş. Biz de bu durum karşısında Anadolu’daki
kardeşlerimize yardım etmek için Anadolu ya gelmiştik. Kısa sürede düşmanı kovup
mahvetmiştik. Kazandığımız zaferlerin tek sırrı komutanımıza itaatimiz ve
cesaretimizdi. Erzurum dan Kars’a kadar düşman kaçıyor girecek delik arıyordu .
Bizi savaşla yenemeyeceğini anlayan düşman bizi içten yıkmak için bir plan
hazırlamış, şeriat elden gidiyor deyip halkı kandırıyor ve cahil köylülere de
rüşvet vererek durumu genişletiyordu. Bu durum içimizde dilden dile dolaşıyor her
gelen haberi komutanımıza bildiriyorduk. Komutanımızda “Düşmanın bizi içten
yıkmak için yaptığı düşman hileleridir” diyordu. Bunlara kanmayın zaten
kananlarda cezasını çekiyordu. Başkomutan tarafından verilen emirle kurşunlanarak
vatana ihanet suçundan kurşunlatılmış ve hepsi ölmüştü. Düşmanın bu planı da
boşa çıkmıştı.
Bizim hiç sarsılmayan itaat ve cesaretimiz bizi zaferden zafere
taşıyordu ve bizim gibi Osmanlıya da bu yakışırdı”. Deyip sözünü bitirirken
benim çavuş olmamda bu zaferlerden dolayı diyordu.