KİTABIN ÖZETİ :
1. PRENSES VE BEZELYE TANESİ:
Günlerden çok fırtınalı ve
sağanaklı bir gündür. Tepenin yüceliklerindeki büyük şatoda bir kral, kraliçe ve
yakışıklı oğulları prens oturmaktadır. Prens çok uzun yıllar boyunca kendi gibi
iyi ahlaklı ve güzel bir prenses arar. Ancak bu kadar aramaya rağmen bulamamıştır ve
bunun üzüntüsüyle şatoya geri dönmüştür. Durumu krala anlatacağı zaman kapı
vurulur. Kapıyı açan kral karşısında sırılsıklam olmuş güzel mi güzel bir kız
görür, hemen içeriye alır, kraliçe kızın bir prenses olamayacağını ve kızın
asil olmadığını düşünerek prensin kızla evlenmesine karşı çıkar. Daha sonra
kız için hazırlanan yatağın altına bir bezelye tanesi koyarak üstüne yumuşak
yataklar koyarak kızı istirahat ettirirler. Sabahleyin kıza rahat edip etmediğini
soran kraliçe, sabaha kadar uyumadığını ve yatakta bir şeyin beni rahatsız
ettiğini söyler. Kraliçe gülümseyerek “ancak bir prenses bu kadar nazlı
olabilir.” Diyerek prensin bu kızla evlenmesine izin verir.
2. KİBRİTÇİ KIZ:
Soğuk bir Noel arifesinde, kentin
caddelerinde herkes eğlenirken küçük kız onları seyredip kendi kendine
eğleniyordur. Küçük kız kibritçi dir. Kutu ile kibrit satar. O soğuk havada
insanlar eğlenirken küçük kız hayatın acımasızlığını, yoksulluğu
tatmıştır. Ailesine yardım etmek için her geçene kibrit satmak ister, fakat o gece
hiç satamamıştır. Havanın çok soğuk olması ve kızın yorgun oluşu yinede onu
yıldıramamıştır. Birazcık olsun ısınmak için iki ev arasında bir aralığa girer
ve hayallere dalar. Çocukluğunu mutlu bir şekilde yaşamak, iyi bir evde oturmak,
yoksulluk çekmemek gibi; derken biraz ısınmak için bir kibrit yakar. Nasıl olsa üvey
annem ve babam anlamaz diyerek sıcacık bir ev hayal ederken kibriti yakarak bitirir. Bu
durumu fark edince ne yapacağını şaşırmış, korkmuş ve ölmüş büyük annesinden
yardım dilenmeye, seslenmeye başlar. Durmaksızın yağan kar, küçük kibritçi
kızın üstünü örter. Küçük kız, kaskatı ve donmuş kalakalır oracıkta. Büyük
annesi elini uzatır ve küçük kibritçi kızı yanına alır.
3. DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜ :
Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe
varmış. Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış. Kimse bir dediğini iki
etmezmiş. Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden
güzel güller yetiştirirmiş. Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş. Çünkü
kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış.
“Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiş bir bilgin. “Eğer
dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar
yaşar.” Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en
güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış. Sonunda kraliçenin
küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya. Kitapta,
cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş. Bu
gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş. Beyaz bir gülmüş ama
güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir
renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş. Birden tatlı bir
pembelik yayıldı. Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi
parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü
beliriverdi. “Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe. Bu gülü kim görürse bir
daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş...
4. ÜÇ ZIPZIPIN ÖYKÜSÜ :
Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün
saraya davet edilmişler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en
yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş. Sonunda ödülü açıklamış.
Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada
uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diğerlerinden
üstün görüyormuş. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu
almamış olarak kabul etmişler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak
kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiş, kaz
nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce
kararını açıklamış. “En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır.”
Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş. Olayı duyan pire ile çekirge
yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler.
5. KÜÇÜK DENİZ KIZI :
Zamanın birinde okyanusların dibinde
bir şato varmış. Burada kral büyük anne ve altı kız beraber yaşarmış. Bu
kızlardan en küçüğü hepsinden güzelmiş. Büyük anneleri arada sırada masallar
anlatır yeryüzünde ve insanlardan bahsedermiş. Kızlara yeryüzünü göstereceğine
dair söz vermiş. Kızlar on beş yaşına geldiklerinde yeryüzünü görüp geri
gelmişler. Kızların beşi geri dönmeyi ve eski yerinde yaşamayı kabullenirken en
küçük kız ise dünyalı bir prense aşık olmuş ve bir an önce onun yanına gitmek
istiyormuş. Büyük anneleri haberi duyunca deniz büyücüsüne gidip çözüm aramış.
Deniz büyücüsü deniz kızına bacak verecek ama karşılığında kız sesini
kaybedecekti. Deniz kızı zor da olsa prensi için bu şartı kabul etmiş ve hemen
prensin yanına varmıştı. Prens bunun konuşamıyor olduğunu fark edince kardeşi gibi
davranmaya başlamış. Deniz kızı bu duruma çok üzülmüş. Kısa bir süre sonra
prens başka biriyle evlenmeye karar vermiş. Durumdan haberdar olan büyük anne
büyücüye gidip yardım istemiş. Büyücü özel bir hançer yaparak, demiş “Eğer
hançeri prensin kalbine saplarsa kurtulur, yapamazsa ölür.” Hançeri alan deniz
kızı prensin uyuduğu bir akşam kalbine saplamak istemiş. Ancak o sırada uyanan prens
tebessüm ederek bana bir şey mi söyleyecektin demiş. Deniz kızı bunu
yapamayacağını anlayınca daha fazla dayanamayarak oradan ayrılır. Kısa bir zaman
gezindikten sonra vücudunun değiştiğini görür. Fazla zaman geçmeden deniz kızı
hayata veda eder.
6. KARA BUĞDAY :
Fırtınadan sonra bir kara buğday
tarlasından geçenler bilir. Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir. Yaşlı
söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış. Kara buğday Pek kibirli
imiş. Başı yükseklerden hiç inmezmiş. “Bende buğday başakları kadar güzelim
üstelik çok daha da güzelim. Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes
hayranlıkla seyreder. Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı” demiş.
Söğüt, ağır ağır başını sallar. “var... var...” dermiş. Aradan zaman
geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış. Fırtınayı gören bütün
çiçekler , bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu
eğmezmiş. Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş.
Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş. Her taraf
sakinleşmiş, güzelleşmiş. Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş
kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan
diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler.
7. KUMBARA :
Çocukların odasında, gar dolabın
üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir
kumbara varmış. Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni
seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyordu. Buda onu
çok mutlu ediyordu. Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna
çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu. Çünkü aşağıdaki konuşmaların
duyamayacak kadar yüksekte idi. Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca
seyretmekle yetinirdi. Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere
dalmıştı. Bir süre sonra bom.... domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu. Tabi
içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans
edip duruyordu. Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa
özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir
kutuya konuyordu. Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler. Umarız yeni kumbaranın
başına aynı şeyler gelmez.
8. SU DAMLASI :
Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz
kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir. Bir damla suya
büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür. Oysa çıplak gözle
bakarsak onların hiç birini göremeyiz. Ama onlar her zaman o suyun içindedir. Bir
zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan her şeye sahip
olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir
çeşit yol icat edermiş. Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun
içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp,
hopluyorlarmış. Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi
düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine. Bu bir büyücünün kanıymış.
Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş. Bu yaratıkları bir kente yaşayan
canlılara benzetmiş. Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini
çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar. Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor
hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar. “Aslında bu yalnızca bir su
damlası” demiş. Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek. Oysa tüm
canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek
bitirir.