ADS
KİTABIN ÖZETİ :
Atatürk büyük
adamdı. Büyük adamlar büyük dağlar gibidir, onlardan uzaklaştıkça haşmetleri
ortaya çıkar. İnsanlar, Atatürk' ün çevresinde etkilenirlerdi. Başka bir düşünce
seviyesine ulaşırlar, başka bir dinamizme kavuşurlardı. O kadar ki, kendi bilgileri
ve kendi fikirleri sanıp, O' nun bilgileri ve fikirlerini konuşmuş ve
uygulamışlardır.
Atatürk, temel düşüncesinde dünyanın değil, memleketin
sorunlarını çözmeye çalışıyordu. Onun için herşeyi ülkesi açısından
incelemiş, değerlendirmiş, uygulama elverişliliklerini gözden geçirmiştir. Hangi
sistemde kendi gayesine yarar fikir bulmuşsa onu alıp kullanmakta hiç tereddüt
etmemiştir. O' nun için önemli olan sistem değil kuvvetli ve kudretli bir Türk
Cumhuriyeti Devleti ortaya koymaktır. İyi bir asker olan Atatürk gerek kendi
hareketlerini, gerekse çevresindeki arkadaşlarının hareketlerini aldıkları neticeyle
değerlendirmiştir. O'nun için her hareketin bir amacı vardır. Amaca ulaşılmışsa
hareket doğru yapılmıştır. Ulaşılmamışsa hareket yanlıştır.
Cumhuriyet rejiminin iki büyük tehlikesi; Marksizm ve
ümmetçilik......Milliyetçilik ve laiklik gibi iki temel fikirle bu büyük tehlikelerin
önünü Atatürk sıkıca kapatmıştır. Milliyetçilik: Millet tabanına oturmuş bir
devletin en tabii politikası ve karakteridir. Ancak, bu temel fikir iyi anlaşılamazsa,
Turancılık gibi, faşizm gibi, nasyonal ve sosyalizm gibi bir takım tehlikeli alanlara
sürükleyebilir. Bu sebeple; milliyetçiliğin tarifi iyi anlaşılmalıdır. Atatürk
Türk milliyetçiliğinin tarifini dikkatle yapmıştır. Türkiye Cumhuriyetini kuran
Türk halkına Türk milleti denir. Millet, dil, kültür ve ülke birliği ile
birbirlerine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir politik ve toplumsal heyettir. Bu
tariflerden de anlaşılacağı gibi Türk milliyetçiliğini ne ırkçılığa,ne
faşizme ne de komünizme götürmek isteyenlere fırsat tanımaz. Laiklik ise:Türk
devletinin komünizme kayması nasıl bir tehlike ise Ümmetçiliğe kayması da öylece
bir tehlikedir. Atatürk, bu ikinci tehlikenin kapısını kapamak için laiklik ilkesini
devlete geçirdi. Laik devlet teokratik devletin zıttıdır. Teokratik devlette bütün
girişimler din kurallarına göre yürütülür;buna karşılık laik devlette bütün
girişimler,din kurallarından arındırılır.,dinin devlet işlerine girmesine izin
verilmez.
Cumhuriyet fikrinin temeli olan "seçimle iktidar olmak
"yöntemi gerek Türk soyunun geleneklerinden ve gerekse İslam dininin esaslarından
kaynaklandığı için bize yabancı değil. Bu yüzden Cumhuriyet fikrinde temele inen
yatkınlarımız vardır. Millet tabanında Cumhuriyet idaresi bir suyun yokuş aşağı
akması kadar tabii bir neticedir. Sade bir iştir ama,cumhuriyetin karakterini tarihi
toplum yapısına uygun olarak biçimlemek hiç de kolay şey değildir. Atatürk ve onun
kullandığı metodoloji en değerli ürününü işte burada verdi. Atatürk Türkiye
Cumhuriyeti devletinin temel fikirleri içine laikliği alırken devleti üç tehlikeden
korumak istiyordu.
a. Devlet
kuvvetliyken,bu kuvvete güvenip İslamiyet’in temel fikirlerinden olan "Gana"
düşüncesine kapılmanın kapılarını kapamak ve böylece Ümmetçiliğin yolunu
kesmek.
b. Hangi sebeple olursa olsun devletin zaafa uğraması
halinde,devleti ele geçirme hevesine kapılacak insanların din silahı ile üstünlük
sağlamalarına engel olmak böylece politikada fırsat eşitliğini korumak.
c. Toplumda ve devlette kesin biçimde aklın hakimiyetini egemen
kılmak Çünkü "Laik Devlet" demek toplumun bütün ihtiyaçlarına, sadece
akla dayanan kanunlarla cevap vermek demektir.
Atatürk'ün toplum yapımıza dönük devrimlerinin en önemlisi, Medeni Kanunun
kabulüdür. Tam anlamıyla bir devrim niteliğini taşır. Çünkü, bir toplumu, Doğu
hukukundan batı hukukuna getiriyor. Örfe kadar uzanan ve yüzyılların oluşturduğu
yapısını değiştiriyor. Onun yerine yeni bir toplum yapısı kuruyor.
Devletin varolabilmesi için nasıl önce belli sınırları olan
bir ülkenin sonrada özgür bir toplumun var olması zorunlu ise, toplumu yaratan
fertlerinde ortak bir kültürü ve dünya görüşü olması, ister istemez zorunludur.
Atatürk akılcı, deney ve bilime değer veren bir insan olduğuna göre elbette Batı
uygarlığının seçileceği ortadadır.
Nitekim daha sonra yapılan harf devrimi; kıyafet devrimi, takvim
devrimi, hukuk devrimi de laik eğitimin başarıya ulaşabilmesi için katlanılmış
temel toplum düzenlemelerinden başka bir şey değildir. Atatürk metodolojisinin
zorunlu sonuçlarıdır.
Atatürk, Türk milletini tarif ederken "Dil, kültür,
ülkü" birliğini milletin vazgeçilmez üç ana vasfı olarak belirtilmişti.
Bunlar, bir toplumun millet olması için elbette yeter, ancak milletlerinde büyük
millet olması için dil ve kültürlerinin zengin ülkülerinin kendi toplumları ve
dünya toplumları için yararlı olması gerektir. İşte Atatürk' ün dil ve tarih
üzerinde yıllar süren sürekli ve derin çalışmanın sebebi budur. Türk milletinin
"Büyük Millet" olduğuna kesinlikle inanıyordu, bu inancını başkalarına
belgelemek istemesi elbette tabiidir.
Atatürk imparatorluk tabanından millet tabanına geçerken
nasıl imparatorluk çimentosu olan saltanat ve hilafeti kaldırmış ve millet
tabanının tabii yönetim biçimi olan Cumhuriyet yönetimini kurmuşsa, aynı sebeplerle
imparatorluk dili olan Osmanlıcayı bırakıp yeni Türk dilinin temellerini atmıştır.
Eğer bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti varsa, eğer bir Türk Milleti varsa, canlı ve
diri bir Türk dilinin de olması zorunludur. Atatürk' e göre dil, milliyet duygusuna
sıkı sıkıya bağlıdır. Milliyetçiliğin güçlenmesi için dilin güçlenmesi
gereklidir.
Yönetimin meşru olması, kaçınılmaz bir şarttır. Bundan vazgeçilemez. Bu
sebeple tarih boyunca yönetime çeşitli meşruiyet kaynakları aranmıştır.
Meşruiyetin tek yolu seçimden geçer; seçmek bütün vatandaşların hakkıdır. Her
vatandaşın oyu eş değerdir. Böyle bir ortamda seçilen insanların kurdukları
yönetim meşrudur. Bu kurallara getirilen her kısıtlama yönetimi meşruiyetten ve
başarıdan uzaklaştırır. Toplum çalkantılarının en büyük ölçüde yansıdığı
sosyal mihraplar siyasi partilerdir. Partiler sosyal çalkantıları kendi düşünceleri
açısından değerlendirir. Meşruiyet kaynağı nasıl millet ise çarenin kaynağı da
millettir. Millet parlamento yolu ile kendisini yönetir. Öyle ise çare
parlamentodadır. Bugün parlamentoda grubu olan partiler "Düzeni değiştirmek
isteyenler" ve "Düzeni korumak isteyenler" olmak üzere ikiye ayrılmış
bulunuyorlar. Parlamenterlerimiz bir fikir düzeni içinde yerlerini yeniden gözden
geçirmeli ve seçmenlerinin düşünceleri doğrultusundaki mevkilerini almalıdırlar.
Seçim kaygılarını bırakmanın, küçük hesapları bir yana itmenin ve şahsi
menfaatlerinin üstüne çıkmanın tam sırasıdır.(Atatürk büyük Türk Milletine ve
O' nun bağrından çıkan Parlamentoya her zaman inanmıştır. En çetin günlerde
Parlamento aldığı kararlarla O'nu desteklemiş yeni bir ülke kurmuş,yeni bir millet
yaratmıştır. Atatürk bir metot sahibi idi. Atatürk halka yüzde yüz inanan müstesna
bir aydındı. Atatürk devrimleri ile yeni bir toplum yaratmayı amaçladı. Fakat devlet
yapısını restore etmekle yetindi. Atatürk devleti ümmetçilik tehlikesinden korumak
için Laikliği enternasyonal düşüncelerden korumak için milliyetçiliği anayasasına
yerleştirdi. Atatürk güçlü devletten yana idi.
Atatürk; akıl, deney, bilim yolu ile eşyanın tabiatına uygun,
insanın hayranlığına yarar biçimde düşünerek, çağdaş uygarlık düzeyine
ulaşabileceğine inanıyordu. Atatürk, her çeşit taklitçiliğe, her çeşit sisteme
karşı idi. Atatürk, çareyi millette gören bir devlet adamı idi. Atatürk, milletin
üstün vasıflarına iman ölçüsünde inanıyordu. Atatürk, böylece Atatürk
olmuştur. |