ADS
KİTABIN ÖZETİ :
Bugünün dünyasında gelişmeler ve yeni fikirler birbirinin ardına hızla
ortaya çıkmaktadır. Toplumlar bu yenilikleri ve fikirleri tartışmaktadır.
Sorunlarına bu fikirlerle çözüm bulmak yeni sistemler ve doktrinler elde etmeye
çalışmaktadırlar. Biz Türk Toplumu olarak bu noktada çok sağlıklı bir doktrini ve
metodolojiyi elimizde bulundurduğumuzu unutmamalıyız.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında ve sonrasında bu
doktrin ve metodoloji ile sağlıklı bir sosyal ve ekonomik yapı oluşturabildi ve
toplumun sorunlarına pare bulabildiyse, bundan sonrası içinde bu doktrin ve metodoloji
kullanabilir. Ama öncelikle bu doktrin ve metodolojiyi iyi kavramak gerek. Onun içindir
ki bu kitapta bu doktrin ve metodolojinin doğuşunu Cumhuriyet öncesinden atarak daha da
kavranmasını ve değerlendirilmesini amaçladık.
Belki bugün ki çaresizliğimizin nedeni;Atatürk doktrinini iyi
anlayamamak ve metodolojisinin uzağına düşmemizdir.
Atatürk, Kurtuluş savaşı sonrasında çağdaş bir Türkiye
Cumhuriyeti yaratmak ve Türk Halkının yapısına uygun bir rejimi ve düzeni hayata
geçirmek için, şüphesiz o dönem dünyadaki olayları, fikirleri analiz ettikten
sonra, özellikle devlet ve millet arasındaki etkileşimi göz önüne alarak, millet
egemenliğine dayalı bir anlayışı benimsemiştir. Yani geçmişin toplumu devletin
emrine verme tefekkürünü değil, devleti toplumun emrine veren Cumhuriyet rejimini
geçirmiştir.
Bunun sonrasında ise
Cumhuriyeti, devrimleri ve ilkleri ite desteklemiştir;Tevhid-i Tedrisat, Medeni Kanun,
Kılık-Kıyafet Devrimi, Laiklik, Harf Devrimi, Dil ve Tarih Devrimleri, sosyal ve
politik alanda kadın erkek eşitliği, sanat ve bilime verdiği önemle Genç Türkiye
Cumhuriyeti'nin hızla gelişmesini ve ilerlemesini sağlamıştır.
Bugün ipinde bulunduğumuz sosyo politik ve de ekonomik
sorunların güzümüzde, Atatürk'ün Cumhuriyetin ilk yıllarında yaptığı tüm
olayları bir bütünlük içerisinde kavrayabilmemiz çok önemlidir. Atatürk'ün
başarısında ki kaynaklara baktığımızda bunlardan birinin gerçeklilik diğerinin
ise matematik, hesap olduğunu görmekteyiz. Kurtuluş Savaşımızın zaferle
sonuçlanmasını nasıl böyle bir hesaba borçlu isek devrimlerimizin başarısını da
iyi değerlendirmeye olduğu kadar bu hesaba borçluyuz. Onun içindir ki bu noktada
yukarıda bahsettiğimiz bütünlük kavramının önemi daha artmaktadır.
Atatürk sistemci bir yapıya ve felsefe anlayışına sahip
değildi. O, “Benim prensibim her olayı kendi kanunları içinde incelemektir. Ama bunu
yaparken hiçbir zaman insanı ve evreni gözden kaçırmayacaksın Gözden kaçırdın
mı muharebeyi belki kazanırsın ama, harbi kaybedersin.” der.
Teferruatta bütünü, bütünde teferruatı gören bu düşünce
bilimi Atatürk Metodolojisidir. Bu metodolojiyi ne kadar kavrayabiliyor ve
uygulayabiliyorsak o kadar ATATÜRK oluruz.
Metodolojinin hareket noktalarına gelince şunu düşünmeliyiz;
Bir bıçak, bir katilin elinde bir cinayet aleti, bir operatörün elinde ise hayat
kurtaran bir alettir. Bir metot, kutlanan insanın amacına göre başka başka sonuçlar
verebilir. Atatürk; “insan ve evreni hiçbir zaman gözden kaçırmam”, derken; Bir
olayın kendi kanunları içinde incelenebilmesi için sağlıklı bir değer taşıması,
doğru olması gerektiğini söyler. İnceleyeceğimiz bu fikrin , bu olayın tabiat
kanunları ile çatışmamış olması, ona değer vermemiz için yetmez, birde insan
hayrına olup olmadığına bakmalıyız. Her ikisi için olumlu sonuç veriyorsa, bu
fikrin veya olayın üstünde çalışabiliriz.
Atatürk Metodolojisi de bu olumlu (buna faydada diyebiliriz)
noktadan başlar. Yani; Tabiat kanunlarına aykırı düşmeyen insanın hayrına,
yararına olan bütün fikir ve olaylar üstünde Atatürk Metodu ile (yani bilim, deney
ve akil çizgileri içinde) düşünmek ATATÜRKÇÜLÜKTÜR,
Atatürk'ün meşrutiyetçi bir yapıda olduğu, insana bakış
açısından ortaya çıkmaktadır. Bir şey insanın hayranı ise o şey meşrudur.
Buradan da topluma ulaşarak toplumun yararına olan şey meşrudur. Yani vicdana ve
kanunlara uygundur.
Atatürk'ün meclis çalışmaları sırasında karşılaştığı
birçok olayda verdiği tepkiyle ve yaptırdığı uygulamalara bakarsak (serbest parti
denemesi, hilafet teklif edenleri terslemesi, muhalefete karşı tutumu) meşruluğu
hakkında daha iyi bir fikir elde edebiliriz.
Atatürk hayatında iki devlet reçetesi yazmıştır. Bunlardan
ilkinde; Osmanlı İmparatorluğu'nu batmaktan kurtarmaya çalışmış, ikincisi ise
genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ya şaması ve yükselmesi için düşünüp
düzenlenmiştir.
Bu reçetelerden ilkinin ne kadar geçerli olduğunu anlayabilmek
için 1909 sonrası gelişmeleri incelemek yeterlidir. Atatürk'ün o dönem teklif
ettiği sosyal ve yapısal değişikler uygulansa sonuç çok daha farklı olabilirdi.
Kaybedilen Balkan ve 1. Dünya Savaşları bile Atatürk Metodolojisi'nin nasıl bir
düşünce biçimi olduğunu tek başına ispatlar.
İkinci reçetenin
kaleme alınması Mondros Ateşkesinden sonra başlanmıştır çünkü, bu ateşkesle
görülmüştür ki Osmanlı hükümeti artık kendi iktidarından başka hiçbir şey
düşünmemekte ve Anadolu elden gitmektedir. Millet kendi hakkını kendi korumak
zorundadır. Atatürk reçeteye ilk Ulusal Ant'la başlamıştır. imparatorluk mu,
Anayurt mu sorusunun karşılığıdır. İmparatorluğun reddi ve devleti, milletin
tabanına oturtmak kararıdır.
Bu karar doğrultusunda olayları tarih süzgeci içerisinde
Atatürk Metodolojisiyle değerlendirmeye başladığımızda, işe ilk olarak mevcut
yapı, Osmanlı devlet yapısı ile başlamalıyız.
Tarih deki büyük imparatorluklara baktığımızda hepsinin
yönetim ve güç üstünlüğüne sahip olduğunu görüyoruz. Bunların zaman
içerisinde bu üstünlüklerini kaybettikleri ve taht kavgalarının da işin içine
girmesiyle parçalanmış ve tarihten silinmiştir. Buradan da görülüyor ki;
imparatorluk tabanlarının hiçbir çeşidi sağlam ve sürekli değildir.
Öyleyse yapılması
gereken sürekli bir devlet tabanı aramaktır. Tarihte imparatorlukların
yıkıldıklarını görüyoruz ancak milletlerin silindiğine pek rastlamıyoruz.
Örneğin; Türk Milleti tarihte her zaman bir devlet ve bayrağa sahip olmuştur. Fakat
süreklilik sağlanamamıştır. Onun içindir ki Anadolu yarım adasının gerçek sahibi
olan Türklerin, ulusal sınırlar içinde yeni bir devlet kurmaktan başka çareleri
yoktur.
Atatürk bu düşüncelerden yola çıkarak Cumhuriyet rejimini
Türk Milletine en uygun rejim olarak görmüştür. Cumhuriyet fikrinin temeli olan
seçimle iktidar olmak yöntemi gerek Türk soyunun geleneklerinden ve gerekse İslam
dininin esaslarından kaynaklandığı için Türk milletine yabancı değildi. Türk
Milleti Orta Asya'da çok uzun zaman hoşgörülü ve meşru bir şekilde yönetildi.
İmparatorluk
tefekküründen, milli devlet tefekkürüne geçerken önemli değişiklikler yapılması
gerekecekti. Ancak bu değişikliklerin toplumun temel yapısına aykırı düşmemesi
gerekiyordu. Aykırı düştüğü takdirde toplum bu değişikleri sindiremez karmaşa ve
kaos ortamı baş gösterirdi. Bu yüzdendir ki, her toplumun kendine ait bir anayasa
modeli vardır.
Yeni oluşturulacak devlet, imparatorluk tabanına değil, millet
tabanına basacağına göre çare, bürokratları politikanın dışına çıkarmaktır.
Başka bir deyişle imparatorluk düzeninde devlet ortağı olan asker ve sivil aydın
kadrosunu ortaklıktan çıkartmak ve devletin buyruğuna almaktır.
Fakat iki dereceli seçim sistemiyle, aydın ve askerler halkın
gözdesi olduğu için ikinci seçici olarak meclise girmeleri sağlanmıştır. Böyle
yapmakla devlet ortaklarının tasviyesini meşru bir tabana oturtmuştur. Cumhuriyet
rejimi bir imparatorluk rejimi olamayacağı için de, saltanatın ortadan kaldırılması
gerekli idi.
Cumhuriyet ile birlikte batı tipi yönetime geçiliyordu. Ancak
batı ve Türk toplumunun yapısı farklı idi. Batı da sınıfa dayalı bir yapı
vardı. Türk toplumu ise sınıflı bir toplum değildi. Batı da egemenliğin başka
sınıflara kaymaması için bunu garanti eden müesseseler kurulmuştur. Atatürk
kopyacı bir zihniyetin tersine Güçlü Devlet düşüncesinden hareket ederek;
1. Egemenliğin kayıtsız şartsız
millete ait olduğu,
2. Seçim sisteminin çoğunluk esasına
dayalı olacağına,
3. Millete ait olan egemenliğin sadece
ve sadece milletin seçeceği B.M. tarafından
kullanılacağını değişmez kurallar
olarak belirlemiştir.
Bu maddeler Cumhuriyet Anayasalarının da temelini oluşturmuştur Atatürk tüm
şartları oluşturduktan ve Türkiye Cumhuriyetini kurduktan sonra topluma dönük
devrimler yapmıştır. Bu devrimleri yaparken amaç Genç Türkiye Cumhuriyetinin en
hızlı şekilde ilerlemesini sağlamak ve halkın rejime, gelişen dünyaya daha çabuk
adapte olabilmesi için çok önemlidir. Öğretim Birliği, Medeni Kanun, Harf Devrimi,
Kılık-Kıyafet ve Şapka Devrimi bunların en önemlilerindendir. Amaç çağdaş bir
görünüme ve çağdaş bir düşünce yapısına sahip olmak.
Cumhuriyetle başlayan batılılaşma sürecinde de amaç batı
toplumlarından biri olmak yada toplumumuzun batı potasında eritmek değildir. Amaç
batı toplunun fikir dinamizmine erişmekti. Akla dayalı eğitim, batıyı nasıl
bugünkü çizgisine getirmiş ise, Türk Toplumunu da bu çizgiye getirecek ve kendi
değerlerine dayanarak özünü kaybetmeden batıyı aşan bir toplum haline getirecektir.
Atatürk, bunun için dil ve tarih bilincinin oluşması, millet
tabanına dönerken dilini, tarihini ve folklorunu Türk Toplumu kendi öz köküne
oturmak zorundaydı. Atatürk, Türk Milletine bunları vermek için toplumun temel
devrimlerine girişmiştir.
Atatürk, tüm bu devrimleri yaparken asla bir sistem peşinde
değil, Türk Milletinin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasını sağlamak
amacındaydı. Onün için Atatürk devrimlerine bir sistem değil, doktrin olarak
değerlendirebiliriz, ve bu doktrinin baskın farkı, hem batı ekonomik görüşünü
kabul etmesi, hem de batı ekonomisinin doğal sonucu olan emperyalizme karşı oluşudur.
Bu gün Türkiye Cumhuriyetine baktığımız zaman çok yol kat
ettiğimizi görürüz. Bu yol almalar sırasında bir çok olay ve sorun ortaya
çıkmış, toplum düzenini ve yapısını bozmuştur. Bu bozulmanın nedenleri
dünyadaki çeşitli gelişmeler ve bizim kendi içimizde yaptığımız yanlışlardır.
Atatürk, yaptığı devrimlerle genç ve savaştan yeni
çıkmış olan bir ulusun çok kısa bir zamanda çok yol kaydetmesini sağlamıştır.
Ancak Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ivme zamanla aşağı doğru düşmüştür.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sosyal yapı ve politikada meydana gelen aksaklıklar bu
ivmenin düşüşünde etkili olmuştur.
Ancak bugünkü durumu değerlendirdiğimizde gördüğümüz manzaranın bizi
olumsuz bir havaya itmesine izin vermemeliyiz. Atatürk, devrimlerle bizi batlı toplumlar
seviyesine çıkarmayı amaçlamıştır. Batının fikir dinamizmini kavrayıp, kendi
değerlerimizi yaratmamızı istemiştir Ancak bunu yaparken asla ve asla egemenlik
haklarımızdan, yani çağdaşlaşma ve ilerleme adına egemenliğimizi tehlikeye
sokmamamız gerektiğini de belirtmiştir.
Onun içindir ki Atatürk'ü anlamak, onun ilke ve devrimlerini
ezbere bilmenin ötesinde, tarih süzgecinden geçirerek, bütünlük içerisinde
değerlendirmelerle, onun ilke ve devrimlerini, gelişen ve değişen dünyaya,
teknolojiye ve bilgiye dayanarak yeniden yorumlamak, sorunlara çare bulmaktır. Çünkü
Atatürk Metodolojisi; bir sisteme dayanmadan, akıl, gözlem ve deney yoluyla, olayları
kendi kanunları içinde, insan ve tabiatı göz ardı etmeden değerlendiren,
duygusallıktan uzak, gerçekçi bir metodolojidir.
Cumhuriyetin, en sancılı yıllarında işe yaramış olan bu
metot pekala doğru kavrandığı ve yorumlandığı takdirde bugün için de
sorunlarımıza çözümler üretebilir.
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Atatürk olmak demek; onu ezberlemek ve bir tabu haline getirmenin
ötesinde; Onun fikir ve düşünce dünyasını iyi analiz edip, günün koşullarına
göre ilke ve devrimleri yorumlamak, en iyi şekilde uygulamaktır.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Atatürkçü Düşüncenin günümüz toplumlarının
sorunlarının çözümünde de kullanılabileceğini ortaya koyuyor.
C. GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Bu kitap çağdaş ve demokratik bir toplum olma yolunda Atatürk
doktrini ve metodolojisinin daha iyi kavranabilmesi ve benimsenmesi için her insanın
okuması gereken bir eserdir. |